15 Haziran 2017 Perşembe

Depresyona Karşı En Güçlü İlaç Sevgidir


Depresyon, günümüz toplumlarında çok yaygın olarak görülen, tahribat gücü yüksek, bu nedenlerle “çağımızın vebası” olarak da adlandırılan bir hastalık. Kişinin ruhsal ve bedensel sağlığını, aile ve iş hayatını ve sosyal ilişkilerini bozan; onu günlük işlerini yapamayacak duruma getiren bir sorun. Düşüncelerinden duygularına ve davranışlarına, beslenmesinden uykusuna, işlerinden ilişkilerine kadar yaşamının her safhasını olumsuz etkileyen bir rahatsızlık. Zengin-fakir, cahil-kültürlü, genç-yaşlı, kadın-erkek ayrımı gözetmeksizin herkesi hedef alabilen psikolojik kaynaklı bir çöküntü durumu.
Öyle ki, iki çocuk annesi, iyi eğitimli, güler yüzlü, iyimser, ailesi ve çevresi tarafından değer verilen, kibar, huzursuzluktan uzak duran, sanata önem veren, hayatta istediği hemen her şeyi elde etmiş güzel bir bayanın hayatını kabusa çevirebiliyor.
Ya da zeki, başarılı, zengin, çalışkan, kişilikli, hırslı, kariyer sahibi, açık sözlü, sosyal ilişkileri güçlü, çok yönlü, düzenli spor yapan genç bir iş adamının hayatını alt üst edebiliyor.
Çoğu insan bu özelliklere sahip şahısların böyle bir psikolojik hastalığa yakalanabileceğine ihtimal dahi vermeyebilir. Gerçekte ise, yaşadıkları depresyona ilişkin öykülerini anlatanlar arasında böyle çok sayıda kişiye rastlamak mümkün.
Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) 2017 tarihli son raporuna göre, dünya üzerinde 322 milyon insan depresyon içinde yaşıyor. Diğer bir ifadeyle, dünya nüfusunun yüzde 4.4’ü. Bu rakam öylesine büyük ki depresyonu dünyanın en yaygın hastalığı yapıyor. WHO’nun, konunun ciddiyetine dikkat çekmek için, bu sene, 7 Nisan Dünya Sağlık Günü temasını depresyon olarak belirlemesinin sebebi bu.
Yine rapordaki bazı istatistiki veriler konunun ulaştığı boyutları anlamak açısından önemli. Depresyonun, çağımızın modern toplumları ve gelişmiş ülkeleri dahil, dünya genelinde bir yükseliş eğiliminde olduğu görülüyor. Öyle ki 2005 ile 2015 yılları arasındaki artış oranı yüzde 18.4; ki bu oldukça yüksek seviyede bir artış. Depresyon, kadınlar arasında (yüzde 5.1) erkeklere oranla (yüzde 3.6) daha yaygın. Kadınlar bu hastalığın yol açtığı olumsuz sonuçlardan daha çok etkileniyorlar. Ayrıca, gençlere nazaran ileri yaşlarda su hastalığa rastlanma oranı daha yüksek; öyle ki, en çok etkilenenler, 55-74 yaş aralığındaki kişiler. Yine rapordaki verilere göre, ölümcül olmayan hastalıklar arasında, en fazla sağlık kaybına neden olan hastalık grubu, depresif bozukluklar.
Bunların yanı sıra endişe verici diğer bir gelişme, depresyon ilacı kullanımındaki rekor artış ve bu ilaçların adeta gıda gibi tüketilir hale gelmesi. ABD Ulusal Sağlık İstatistikleri Merkezi’nin (NCHS) bir araştırmasına göre, 1988-1994 ile 2005-2008 dönemleri kıyaslandığında, bu ülkedeki antidepresan kullanımının tüm yaş gruplarındaki artış oranı yaklaşık yüzde 400. Yine ABD’de en çok kullanılan reçeteli ilaçlar arasında ilk sıra antidepresanlara ait.
Hüzün, keder, neşesizlik, bitkinlik, ilgisizlik, huzursuzluk, çaresizlik, umutsuzluk, sinirlilik, gerginlik, boşluk, değersizlik ve suçluluk hisleri, kaygılar, endişeler ve çeşitli fiziksel rahatsızlıklar çoğu zaman depresyona eşlik eder. En tehlikelisi ise, ileriki aşamalarda hastanın zihnini meşgul etmeye başlayan intihar düşüncesi şüphesiz. Özellikle de, her sene milyonlarca insanın intihar girişiminde bulunduğu, bunların yaklaşık 800 bininin bu yüzden hayatını kaybettiği ve yine WHO raporuna göre, depresyonun da intihara sürükleyen başlıca etken olduğu düşünülürse durumun vahameti anlaşılabiliyor.
Depresyonla mücadelede spor, sağlıklı beslenme, düzenli uyku, olumlu ve pozitif yönde yaşam tarzı değişiklikleri, uzman doktor gözetiminde alınan antidepresan ilaçlar ve psikolojik tedavi desteği belirli ölçülerde faydalı olabilir. Ama nihai çözüm için, depresyona zemin hazırlayan koşulların ortadan kaldırılması gerekir.
Günümüzde toplum büyük ölçüde katı, soğuk ve sevgisiz bir ruhun etkisi altında. Çoğu insanda bencilliğe, tartışmaya, duyarsızlığa, nefrete, anlayışsızlığa, merhametsizliğe, kıran kırana rekabete muazzam eğilim var. Çoğu insan vicdanına değil çıkarlarına uygun olanı yapmayı tercih ediyor. Bunun sonucunda ortaya çıkan menfaatçilik, beraberinde huzursuzluk, iç sıkıntısı ve gerilim getiriyor. Bu özellikler ise insan bünyesinin dayanabileceği türden özellikler değil kuşkusuz. İnsan bedenine aykırı bir ruh halinin hakim olması beraberinde akıl, ruh ve beden sağlığında bozukluklara neden oluyor. Diğer bir ifadeyle, insanlar sevgiden, ahlaki ve manevi değerlerden uzaklaştıkça, depresif bozukluklara ve psikolojik sorunlara yaklaşıyorlar. Çünkü insan ruhu ancak iyilik, güzellik ve sevgi peşinde olduğu sürece tatmin olacak bir yapıdadır.
İhtiyaç içindeki bir çocuğu görmezden gelmek değil, bir hediye ile onu mutlu etmek; bir fakire ilgisiz kalmak değil, ona yardım etmek asıl müthiş bir sevinç ve mutluluk vesilesidir. İnsan ruhunun sürekli olarak fedakarlık, sevgiyle, ahlaki ve manevi güzelliklerle beslenmesi gerekir. Her bakımdan yüksek kaliteli bir hayat sadece bu şekilde elde edilebilir. Sürekli nefretin ve öfkenin hakim olduğu egoist bir yaşam, olması gereken gerçek yaşam tarzı değildir. İnsanların genelinin bu hataya düşmesi kimseyi yanıltmamalıdır. İnsan, kendi kalbinde sevgiyi ve huzuru gayet güzel hakim edebilir. İnsanı daha üstün bir yaşam tarzına ulaştıracak şey, materyalist dünyanın çatışmaları veya çelişkileri değil; aksine yapacağı fedakarlıklardır. Dünyanın çekişme değil, sevgi ortamı olduğunu anlayan bir toplumda, depresyon gibi suni hastalıklar bütünüyle yok olacaktır.

27 Mayıs 2017 Cumartesi

Dronelara ilham kaynağı olan canlılar

Yusufçuk böceğinin manevra kabiliyeti, ateş böceğinin yüzde yüz verimle ışık üretmesi, baykuşun tüm kuşlar içinde en sessiz uçuşu gerçekleştirmesi… Birçok canlının sahip olduğu bunlara benzer özellikler, yüzyıllardır insanları hayran bırakmıştır. Öyle ki bu özellikler bilim adamlarına ilham kaynağı olmuş ve yeni bir bilim dalının ortaya çıkmasını da sağlamıştır.
drone biomimetic
Biyomimetik (biyomimikri), ilk defa Montanalı bir yazar ve bilim gözlemcisi olan Janine M. Benyus tarafından ortaya atılmış bir kavramdır. Türkçe karşılığı “biyotaklit” olan bu kavram, daha sonra pek çok kişi tarafından yorumlanmış ve uygulamaya geçirilmiştir. “Doğadaki canlılardan taklit” anlamına gelen ve özellikle son dönemlerde teknoloji dünyasında adından sıkça söz edilen bu bilim dalı, insanlara önemli ufuklar açmıştır. Örneğin; Interface Focus dergisinde Aralık 2016’da yer alan son araştırmalara göre Drone adı verilen uçan robotlar yani insansız hava araçları doğadan ilham alınarak tasarlanmaktadır. Droneların geliştirilmesi için örnek alınan bu canlılardan bazıları şöyledir: 
Günlerce Uyumadan Uçabilen Kuşlar
Bazı kuş türleri, göç esnasında günlerce hatta aylarca hiç dinlenmeden ve uyumadan uçabilir. Bilim adamları da, yıllardır kuşların bunu nasıl başardıklarını araştırmaktadırlar. Önceleri kuşların “tek kürelik uyuma” denilen bir yöntemle bunu başardıkları düşünülüyordu. Bu yönteme göre kuşların tek gözlerini açık tutarak beyinlerinin bir yarım küresini çalıştırdıkları ve bu sırada diğerini dinlendirdikleri sanılıyordu. Fakat son yapılan araştırmalar gösterdi ki korsan kuşu (Fregata minor) denilen kuşlar, aynı anda hem uçup (yükselme ya da süzülme anında) hem de “mikro-uyku” ile beyinlerini dinlendiriyorlar.. İşte bilim adamları da bu kuş türü gibi günlerce hatta aylarca durmadan havada kalabilecek dronelar üzerinde araştırmalarına devam ediyorlar.
Sessiz Uçuş Uzmanları: Baykuşlar
Baykuşun çok iyi bir gece avcısı olduğunu çoğumuz biliriz. Bu kadar iyi bir avcı olmasının en önemli nedeni hiç gürültü yapmadan uçabilmesidir. Biyologlar, matematikçiler ve mühendisler baykuşların bu harika aerodinamik performansını incelediler ve bu kadar sessiz uçabilmek için gerekli olan birçok özelliğin baykuşta olduğunu keşfettiler. Örneğin; kanatlarının çok geniş olması ve ve kadifemsi yüzey dokusu, birbirine kenetlenmiş pürüzlü tüy yapısı gibi özellikler sayesinde baykuşlar çok sessiz bir şekilde uçabilmektedirler. Bu sessiz uçuş teknolojisini de dronelara uygulamak için çalışmalar yürütülmektedir.  
Hasarlı Kanatlara Rağmen Uçan Meyve Sinekleri
Dronelar ne kadar yüksek teknoloji ürünü makineler olsalar da, muhakkak hasar görürler. Bu nedenle droneları tasarlayan bilim adamlarının araştırdıkları konulardan biri de, bu uçan makinelerin hasar görseler dahi uçmaya nasıl devam edebilecekleri oldu. Bu sorunun cevabını verebilmek için araştırmacılar bu defa meyve sineklerine odaklandılar ve bir kanadı hasarlı olmasına rağmen uçan mevye sineklerini yüksek hızlı görüntüleme cihazlarıyla incelediler. Çıkan sonuç bilim adamları için ufuk açıcıydı:  
Meyve sinekleri, havanın yönüne göre kanat çırpma şekillerini değiştirerek ve hasar gören kanada doğru kendilerini iterek uçuşlarına devam edebiliyorlardı.
Hava Akımından Etkilenmeyen Arılar
Uçan canlılar için de, uçan robotlar için de en büyük sorunlardan biri beklenmedik sert rüzgarlardır. Ancak bilim adamları arıların çok rüzgarlı havalarda bile hedefledikleri polen kaynaklarına gidebildiklerini keşfettiler. Bunu nasıl başardıklarını anlamak için de arıları gözlemleyebilecekleri rüzgar tünellerine yerleştirdiler ve arıların uçma anlarını kaydettiler. Araştırmanın sonucu ise mühendislik harikası hesaplamalarla doluydu.
Arılar, karşılarına aniden çıkan sert rüzgarlara karşı uçarken kanat çırpışlarının frekansını, genliğini ve hatta simetrisini değiştirerek havada mukavemet (dayanıklılık) kazanıyordu. Eğer bilim adamları arıların bu tekniklerini dronelara uygulayabilirlerse, dronelar da türbülansa girdiklerinde uçmaya devam edebilecekler.
Önlerine Çıkan Engelleri Ustaca Aşan Güvercinler
Yere yakın bir şekilde uçan bir kuşu zorlu bir yolculuk bekler. Uçarken çevreden gelen görsel bilgileri hızlıca işlemesi ve yoluna çıkan engellerden kurtulmak için süratli bir şekilde uçuş ayarlamaları yapması gerekir. İleri doğru uçarken önüne çıkan nesnelere çarpmamak için hızlı manevralar yapan kuşların işte bu başarısını incelemek isteyen bilim adamları güvercinlerin hareketlerini üç boyutlu kaydettiler. Sonuç olarak da güvercinlerin uçtukları yön ile aynı hizadaki boşlukları seçerek hızlı bir şekilde rotalarını ayarladıklarını keşfettiler. Bunu yaparken güvercinlerin kanat çırpışlarında birkaç küçük ayarlama yapmaları yeterli oluyordu.
Bilim adamlarının şimdiki hedefi kuşların bu ustaca yön belirleme ve manevra kabiliyetlerini insansız hava araçlarına uygulayabilmek. Böylece dronelar uçarken hem karşılarına çıkan engelleri kendilerine zarar vermeden aşmış olacak, hem de kendileri için en güvenli yolu hızlıca seçmiş olacak.
Böceklerin Düşerken Gösterdikleri Çeviklik Dronları Daha da Geliştirecek
İlginçtir ki bazen araştırmacılar uçuş hakkında bilgi toplamak için uçmayan böceklerden de faydalanırlar. Bu nedenle bilim adamları, birçok böcek türünü incelediler. Bazı böcek türlerinin aşağıya doğru düşerken hızlı bir şekilde kendilerini döndürebildiklerini gözlemlediler. Örneğin küçük çomak böceği nimfası (böceğin yarı ergin hali) kanatsızdır; ama bu böcek herhangi bir yükseklikten aşağı doğru düşerken havada kendini düzelterek yere düzgün bir şekilde inebilir.
Bunu bacak hareketlerini hava akımına göre ayarlayarak yapan söz konusu böceklerin 0,3 saniye içinde kendi etraflarında tamamen döndükleri keşfedildi. Araştırmacılar böcekler tarafından kullanılan bu tekniğin dronelara uygulanmasıyla, droneların havadaki çevikliğinin daha da geliştirilebileceğini düşünüyorlar.
Tüy Dökülmesine Rağmen Kuşlar Uçmaya Nasıl Devam Ediyor?
Bir uçakta uçtuğunuzu ve uçarken uçağın kanatlarından parçaların koptuğunu hayal edin. Size mantıksız gelebilir; fakat tüy dökme mevsiminde kuşların yaşadığı tam olarak budur.
Mevsimsel tüy dökülmesi esnasında kuşlar hem yorucu bir işlem olan tüy değişimini yaşıyor hem de tehlikeli de olsa uçmaya devam etmek zorunda kalıyorlar. Bunu nasıl başardıklarını görmek isteyen araştırmacılar karga familyasından bir tür olan küçükkarga kuşlarını mercek altına aldılar.
Tüy dökme işleminin farklı evrelerinde kuşların uçuş aerodinamiklerini incelediler. Çalışma sonunda araştırmacılar kuşların tüy dökme sırasında uçuş verimliliğinin azaldığını kaydettiler. Fakat mucizevi bir şekilde kuşlar, tüylerin eksik olduğu yerlerdeki boşlukları tamamlayacak şekilde kanatlarına pozisyon aldırarak uçmaya devam ediyorlardı. Bilim adamları bu stratejiiyi de dronelara uygulayabilirlerse uçuş esnasında kanadı hasar gören dronelar uçmaya devam edebilecek gibi görünüyor.
Tüm Canlılardaki Üstün Özellikleri Yaratan Allah’tır
Makalenin başında da belirttiğimiz gibi insanoğlu doğayı taklit ederek gerek vakit ve emek açısından, gerekse maddi kaynakların isabetli kullanılması bakımından çok önemli kazançlar elde etmektedir. Bu konuda örnek olarak verilen canlıların her biri ise çok üstün özelliklerle donatılmıştır. Kuşkusuz canlıları bu özelliklerle yaratan Yüce Allah’tır. Alemlerin Rabbi olan Allah benzersiz yaratandır. Bu gerçek, Kuran’da şöyle bildirilmiştir:
“Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "Ol" der, o da hemen olur.” (Bakara Suresi, 117)

26 Mayıs 2017 Cuma

8 Eylül 2014 Pazartesi

Bilinmeyen Özellikleriyle Meyveler






BREZİLYA AĞAÇ ÜZÜMÜ (JABUTİCABA)

Brezilya Ağaç Üzümü diğer adı ile Jabuticaba. Latince ismi ise Myrciaria Cauliflora türkçe karşılığı ise “Çiçek açar” olarak  geçmekte. Bu ağaç türünün özelliği ise meyvesini gövdesinden vermesidir. Güney Amerika’da bulunan bu ağaç özellikle Paraguay, Arjantin ve Brezilya’da bol miktarda bulunmaktadır. Kuzey Yarı kürede don olmayan, ılıman iklimli bölgelerde de sınırlı sayıda yetiştirilmektedir. Bu ağaç türü yavaş büyümekte ve boyu 12 metreye kadar uzaya bilmektedir. Meyve verme süreleri ise, aşılı ağaçlar 5 yıl, tohumdan yetişenlerin ise 20 yılı buluyor. Meyvesini vermeden önce gövdesinde çiçek açıyor ve daha sonra çiçekler büyünce içinde meyve oluşmaya başlıyor. Önce yeşil olan Jabuticaba meyvesi, sonradan kararıp mor bir renge dönüşüyor. Bir meyvenin büyüklüğü 4cm kadar ve içinde de 4 adet büyük tohum içermekte. Brezilya ağaç üzümü, 2 yılda bir meyve veriyor ve bu ağacın Blueberry - yabanmersinine benzeyen meyveleri dalından koparılıp yenebildiği gibi kurutularak da tüketile biliniyor.

Bitkilerin Dünyasında Neler Var?

 

 

Eucalyptus Deglupta(Gökkuşağı Okaliptüsü)

Gökkuşağı okaliptüsü olarak da bilinen Eucalyptus deglupta, doğal olarak Kuzey yarımküre’de görülen tek okaliptüs türü. Bu ağaçlar karakteristik gövdeleri sebebiyle süs amacıyla yetiştirilmektedir. Gövdeleri boyunca çoklu-renkli bir tabakaya sahiptir. Bu tabakanın farklı bölgeleri, yılın farklı zamanlarında soyulur. Soyulma ile birlikte açık yeşil olan iç tabaka ortaya çıkar. Havayla temas ettikçe bu bölgeler koyulaşarak, mavi, mor, turuncu ve kestane tonlarını alır. Bu renklerin gövde üzerinde dağılımı bu ağaca kendine has bir görüntü oluşturur. Asitli topraklarda yetişir ve hızlı büyür. Boyu 12-20m büyüklüğündedir.